Mustafa KAPLAN

Tarih: 15.01.2026 09:39

Aynı Kılıç Farklı El; Emperyalizm İle Cihad Arasındaki Temel Ayrım

Facebook Twitter Linked-in

Aynı Kılıç Farklı El; Emperyalizm İle Cihad Arasındaki Temel Ayrım

Emperyalizm dediğimiz olgu, özü itibarıyla tamamen çıkar merkezlidir. Gözü hep topraktadır, hammadde arar, pazar peşinde koşar; ucuz emek ve jeopolitik üstünlük ister. Girdiği yerde insanların kimliğini siler, hafızasını bozar ve sömürür; geride ise sadece yıkım bırakır. Meşruiyetini Hak’tan değil, sadece kaba güçten alır. Ahlakı ise galibin yazdığı tarihe emanet eder. İslam’ın ilk dönem yayılışı ve o çok konuşulan cihad kavramı ise en azından teorik ve kurucu metinler düzeyinde bambaşka bir zeminde durur. Burada kilit nokta şu hakikatte gizlidir: Her yayılma emperyalizm değildir; ama her emperyalizm mutlaka bir yayılmadır.

Peygamber Efendimiz dönemindeki mücadelelere baktığımızda, ortada bir imparatorluk projesi değil, varlığı tehdit edilen bir inancın ve bir topluluğun hayatta kalma kavgası vardır. Müslümanlar Mekke’de sürülmüş, malları gasp edilmiş ve ağır işkencelere uğramıştı. Medine’de kurulan o yeni yapı, çevresindeki güçler tarafından sürekli tehdit altındaydı. Yapılan savaşların tamamı savunma refleksi taşıyan hamlelerdi. Üstelik zorla din değiştirme kesinlikle yasaktı. Gayrimüslimlerin canı, malı ve ibadeti hukukla korunuyordu. İman kılıçla değil, gönüllere hitap eden tebliğle anlam kazanıyordu. Bu yönüyle erken dönem İslam yayılışı; modern emperyalizmin o çıkar, tahakküm ve sömürü üçlüsünden keskin bir çizgiyle ayrılır.

Gelelim asıl zor soruya, yani Osmanlı meselesine. Osmanlı evet, bir imparatorluktu; toprak genişletti, savaşlar yaptı ve kılıç kullandı. Ancak burada da tek kelimelik bir hüküm vermek haksızlık olur. Osmanlı’nın farkı şuydu: Gittiği yerde dini, dili ve kültürü toptan yok etmedi. Yerel halkı köleleştirmek yerine, millet sistemiyle kendi inançları içinde yaşattı. Vergi aldı ama karşılığında güvenlik ve düzen sundu. Bu yönüyle Osmanlı; kaynakları sömürüp merkeze akıtmadı, kimlikleri eritip tek tipe zorlamadı. Yani halka "Sen yoksun" demedi, "Benimle beraber yaşa" dedi. Ancak şu da dürüstçe söylenmeli ki, her cihad diye yapılan iş her zaman hakikatle örtüşmez. Zamanla siyaset dine karıştı, güç ahlakın önüne geçti ve cihad söylemi iktidarın dili haline geldi. İşte bu noktada kutsal kavramlar, beşeri ihtirasların elinde kirlenebilir. Bu dinin değil, insanın bir kusurudur.

O yüzden sormamız gereken asıl soru şudur: Bir güç, gittiği yerde adalet mi bırakıyor yoksa koca bir enkaz mı? İnsan mı inşa ediyor yoksa insanı tarihten mi siliyor? Emperyalizm, gittiği yerde yoksulluk, kimliksizlik ve bağımlılık bırakır. İslam’ın idealindeki cihad ise zulmü kaldırmayı ve adaleti tesis etmeyi hedefler. Tarih bu idealin her zaman korunamadığını bizlere gösterir ancak bir kavramın yanlış uygulanması, onun özünü otomatik olarak mahkum etmez. Kısacası dostum; emperyalizm çıkar için tahakküm kurmakken, cihad idealde zulme karşı bir sorumluluktur. Osmanlı ise bu ikisi arasında çoğu zaman adaletle yürümüş, bazen de beşeri zaaflara düşmüş devasa bir tarihsel tecrübedir. Hakikati savunmak ne geçmişi körü körüne kutsamak ne de bugünü görmezden gelmektir. Asıl cesaret, iyiyle yanlışı aynı anda görebilme ferasetine sahip olmaktır.

Yazar: Mustafa Kaplan

Emperyalizm nedir, Cihad ve emperyalizm farkı, Mustafa Kaplan yazıları, Osmanlı adalet sistemi, İslam'da fetih anlayışı, Sömürgecilik ve kültür, Din ve siyaset ilişkisi, Tarihte cihad kavramı, Adaletli yönetim ilkeleri, Küresel güç ve ahlak,


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —