Tarih: 19.11.2011 10:52
Güncelleme: 19.11.2011 10:52
Ahmet Karayün
Bir bayram akşamı evinize geliyorsunuz ve hiç beklemediğiniz bir şeyle karşılaşıyorsunuz. Evinizin neşesi, mutluluğu, kısacası her şeyi olan iki evladınız akşam eve dönmüyor. Ne yaparsınız? Sokaklara atıyorsunuz kendinizi ve aramaya başlıyorsunuz… Ama nafile. Polise haber veriyorsunuz hemen. Evinizin içi mateme bürünüyor. Bayramınız zehir oluyor. Şeker toplamak için çıkan çocuklarınız bir daha eve dönmüyor.
Tüm aramalara, çalışmalara rağmen evlatlarınız bulunamıyor. O bayramı bir diğer bayram takip ediyor ama hala ses yok. Ve olayın üzerinden bir buçuk yıl geçtikten sonra bir mektupla itiraf geliyor. Çocuklarınızın organ mafyası tarafından kaçırıldığını ve öldürülerek Fırat nehrine atıldığını öğreniyorsunuz.
“Sözler” bazı durumlarda kifayetsiz kalır. Ne söyleseniz ifade edemezsiniz kendinizi. Bu ne kadar büyük bir acı değil mi? Ecel ile ölüme hiç benzemiyor. Bunun acısı tarifsizdir. Türkiye’de sık sık yaşanan kayıp çocuk olayları artık korkutuyor. Bir kaza yada hırsızlıkla karşılaştığımızda “Cana geleceğine, mala gelsin” deriz biz Türkler. Ama artık durum çok farklı.
Maldan zaten geçmişiz de… Artık canımızı çalıyorlar. Organlarımızı, evlatlarımızı çalıp, hayatımızla ticaret yapıyorlar. Bu nasıl vicdandır gibi klasik soruları sormuyorum. İnsanlıktan bahsetmeye hiç gerek duymuyorum.
Haberleri izlediğim her gün psikolojim giderek bozuluyor. Hız yaptığı için durağa dalarak evine gitmek üzere bekleyen 5 kişinin canını alan adam 10 ay yatıp çıkıyor. Hırsızlık artık suç sayılmayacak durumda. Ön kapıdan girip, birkaç ay sonra arka kapıdan çıkıveriyorlar. Yaklaşık 200 civarında hırsızlık, kap-kaç suçundan sicili bulunan birisinin 201. hırsızlığında yakalandığının haberini görüyoruz. Çocuğuna bakıcı olarak koyduğu kadının, 11 aylık bebeğine dayak, tekme tokatla işkence yaptığını gizli kamerayla kaydeden ailenin haberini izliyoruz. ( Bu olay yurt dışında olmuş ve 9 yıl hapis vermişler. Bizde 5 can alan 10 ay yatıyor)
Yüzlerce hırsızlık sabıkası bulunan birisi neden salınıveriyor? Topluma kazandırılsa bu kadar sicili olmazdı. Demek ki kazandırılamıyor, o halde imha edin gitsin kardeşim. İmha etmezseniz ve bu adam yakalandığında “Bu benim mesleğim” derse, işi büyütecektir. Bir müddet sonra “Can Çalacak”tır bu zat. Bunu da işinin bir parçası olarak görecektir.
Bazen adaleti insanın kendi sağlaması gerekiyor diye düşünmüyor değilim. Faşist düşünceler beynimde uçuşup duruyor. Bir filmde seyretmiştim, adam arabasını çalmak isteyen hırsızı aracın içine kilitliyor ve kendince cezalandırıyordu.
“Eşekten düşene sor” diyen Nasreddin hoca ne güzel söylemiş. Bir bayram akşamı çocuklarını hiç uğruna çaldıran babanın halini kim anlayabilir ki? İşte onun halini aynı olayı yaşayan bir başkasına sormak gerek. O baba yada anne, çocuklarını kaçıran kişiyi kendileri cezalandırmasını ne kadar isterdim. Ama bu kanunlarımızca imkansız olduğu için, adaletin ceza verirken anne, yada babanın neler hissettiğini, hayatlarının bir hiç uğruna karardığını düşünmesi gerek. Bu konu o kadar uzar gider ki, bu anlamda ne kadar dolu olduğumu bilemezsiniz.
Sizi daha fazla faşist komplolarımla meşgul etmeyeyim. Aslında bu konuda bir yazı serisi oluşturabilirim. “Faşist Komplo Teorileri” diye. Bakalım, aklıma yatarsa yazarım. Mesela çocukları çalınan babanın o şahsı yakaladığında neler yapabileceğini, ne işkencelerden geçirebileceğini içeren bir teoriler dizisi olabilir. Ama şimdilik kalsın. Şunu da belirtmem gerek ki, hiç kimse kimsenin hayatını karartma hakkını elinde bulunduramaz.
Hoş ve sevgiyle kalın.



