Uçan Zamanlar

Ah zaman. Uçarsın, görünmeyen kanatlarınla. İnsanın içinden geçip gidersin de fark etmez seni. Saydamsın. Dokunulmazsın. Hissettirmeden süzülürsün. Sayılısın, bitersin. Ya da bitirirsin demek daha doğru olur. İnsanları tüketir fakat sen devam edersin yoluna. Dilimlerinde öldürürüz bedenlerimizi, bize verildiği kadarıyla. Uzun ya da kısa. Kime göre? Yıllar, aylar, haftalar, günler, saatler, dakikalar, saniye ve saliseler. İşte hiç hissetmeden kendini bitiş çizgisinde bulan çizgili, kırış kırış insanlar. Sıkılmaz mısın insanların binlerce yıldır yaptıkları aynı hatalara şahitlik etmekten? İçin ezilmez mi savaşlarda sefil olan çoluk çocuklardan? İnsanlar seni kaydeder de yazmaz kendi hatalarını hiç; peki isyan etmez misin tekerrür ederken bu âdemoğlunun ahmaklığına, doymazlığına, hırs, ihtiras, acımasızca hizmet ettikleri benliklerine? Herkes barış yanlısıysa bu savaşı çıkaranlar kim? Senin daha iyi tanıman lazım bu beşer şaşar mahlûku. Kimler geldi, kimler geçti senden ya da sen kimlerden geçtin de bu günlere geldin ey koca zaman? Sana soracak çok şeyim var. Neler merak ediyorum bir bilsen. Seni çözemiyorum fakat. Çok hızlısın, yetişemiyorum ardından. Seni donduran aletler yaptığımız doğrudur lakin onların bize sunduğu materyaller de ancak senin ne kadar hızla uçup gittiğinin kanıtından başka bir şey vermiyor elimize. Bitiyorsun. Bitiriyorsun ya da. Ne en güzel anın kalıyor, ne de en kötüsü. Akıyorsun. Bir nehirsin, üzerinde saman çöpünden insanları sürükleyen. Zamansın sen, kadri kıymeti bilinmeyen. İçimizden bir şeyler süzülüp gidiyor. Tutamıyoruz, tutamadık, tutamayacağız da. Çağlar geçti, kaldı geriye iskeletler, hanlar, hamamlar, lahitler, tümülüsler, mezarlar hatta kaya mezarları ve taşlar kaldı bugüne. Bakıyoruz, görene ayan beyan manzaralara bakıyoruz da anlamıyoruz hiçbir şey. Kralların mezarları var kayalara oyulan, kocaman dağlar şeklinde Tümülüsler var binlerce yıl öteden gelen. Krallar varmış bir zamanlar, krallar yok şimdi. Nereye gitti o güçlü adamlar? Mezarlarında bile rahat değiller belli ki görünen o. Üç beş defineci, kemiklerini bile ufaladı birkaç altın diş umuduyla. Kalmıyor bak devasa anıtlar da yapsan, en sevdiğin eşyalarını da gömsen yanında toz olup gidiveriyor. Ah zaman, sen şahitsin olup bitene de susuyor, seyrediyorsun hep birbirinin devamı olan etli kemikli, beyinli varlıkların yapıp ettiklerini. Uçuyor geçiyorsun. Seni hapsettiğimizi sandığımız kutulardan göz kırpıyorsun. Akıllı bilgisayarlarımızın sosyal olduğunu söylediğimiz uygulamaları hatırlatıyor şimdi senin nasıl da kayıverdiğini. “Yedi yıl önce bugün” diyor, “Buradaydın, şunu yazmıştın, bu fotoğrafı, falanca konumu paylaşmıştın” deyiveriyor ansızın. Bakıyoruz. Bakıyoruz ve “Vay be!” demek düşüyor ancak, “Nasıl geçmiş bunca sene, daha dün gibiydi oysa”

Bir gün doğumu, bir gün batımı. Bir yaz akşamı, bir kış sabahı. Uçan zamanlardan geriye filmlerdeki ‘flashback’ler misali parçacıklar kalıyor. Doğumlar görüp seviniyor, ölümler görüp üzülüyoruz. İşler güçler hiç bitmiyor. Tatiller hızlı geçiyor. Sevinçler kederler, dedikodular, tembellikler çalışkanlıklar, öpmeler sevmeler, dövmeler yermeler. An… Anı parçacıkları. Hissediyoruz varsayalım, yaşamanın tadını alıyoruz diyelim. Nereye kadar? Her şey senin karşında eğilip bükülüyor, eskiyor be zaman. Dişler yemez, gözler görmez, eller titrer, beller bükülür oluyor. Ne kadar mutlu olduğunu sanırsan san, değilsin. Ne kadar acı verdiğini söylersen söyle, geçecek elbette.

Sevgili zaman, sana direnemiyor insan. Kıymetini de bilemiyor, bilse de fark etmiyor sanki. Nice büyük işler de yapsa eline geçmiyor hiçlikten başkası. Ne dersen de burada sonlu her şey. Film bitiyor. ‘Son’ yazıyor jeneriğimizin ardına. Çözemiyorum. Ne kadar dönse de dünya, bir yerde duracak. Gerçek değil bu yaşam. Fragmandan ibaret gibi geliyor bana. Gerçek film başladığında ne yapacağız bakalım. Sonsuz yaşama kavuştuğumuzda nasıl olacak? Seni sonsuz hayal edemiyorum zaman efendi. Bitmeyen döngün başladığında neler olacak? Burada biteceksin, bitmediğin dönemin başlayacak. Buna hazır mıyız? Sanmıyorum. Bitmeyeceksin gibi sanıyoruz lakin biteceğini biliyoruz. Ölmeyecekmişiz gibi düşünüyoruz öleceğimizden kesinlikle emin olduğumuz halde. O sonsuz olduğun devranda ne yapacağız? Yine buradaki gibi açgözlü, yalan sözlü mü olacağız? Her gün itina ile beslediğimiz nefis köpeğimiz de bizimle olacak mı o sonsuzda ve doymak bilmezliği devam edecek mi? En iyisine, en fazlasına sahip olma isteğimiz devam edecek mi? Yine biriktirme, yığma, hepsini elimizin altında tutma dürtüsü bizimle mi olacak? Çalışacak mıyız? Amacımız ne olacak? Her istediğimiz elimizin altında -ki cennette olursak eğer- olup, hep tüketmekle mi meşgul olacağız? Ya da acı, yanma, ıstırap ve ceza çekme halimiz -cehennemse durağımız- hiç bitmeden sonsuz bir döngüyle devam mı edecek?

Ey zaman, orada da böyle saatler, günler, hafta ve aylara bölünmüş mü olacaksın? Yoksa uyuma ihtiyacımız baş göstermeyecek ve hep g

Zaman zaman içinde mi? Zaman zihnimizin köşesinde mi? Bir varmış, bir yokmuş sadece masal içinde mi?

Şimdilik hoşça kal zaman. Belki bir gün tekrar kafa yorarım -ya da beyin yakarım da diyebiliriz- senin üzerine ve seninle bir sohbete tutuşuruz ve sorular yağmuruyla ıslarım seni.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.