Aile büyüklerinden duymuşsunuzdur, geçmişten söz ederken “Öyle kar yağardı ki evlerimizin kapısını kullanamaz camlardan dışarıya çıkabilirdik” dediklerini. Önceleri henüz talan edilmemiş dört bir yanımızda ki ormanlarımızda şu anda sadece hayvanat bahçelerinde görebildiğimiz birçok hayvan barınırdı. Yer altı sularımız ve pınarlarımızda gürül gürül tertemiz ve berrak buz gibi su akardı. Buzdolaplarının hayatımıza girmediği dönemlerde soğuk su içmenin yanı sıra birçok yiyeceğimizi soğutma görevini görürdü bu kaynak suları.Yaz mevsiminin kavurucu sıcaklarında el değmeyen bu soğuk sular aynı zamanda bağ bahçe sulamada kullanılırdı. Sabahları envaı çeşit kuş ve böcek sesleri ile uyanırdık. Derelerimizin çağıl çağıl akması için baharı beklememize gerek yoktu her mevsim derelerimiz dolar taşardı belki de bu yüzden “su kuyusu” bu denli hayatımıza girmemişti.
Öyle son yıllarda mevsim geçişlerinde yaşadığımız kuraklık, fırtına, sel, hele hele hortum gibi afetlerle hiç karşılaşmadık. Kömür nedir bilmedik. Köylerimizde tezek, illerde ise bol bol meşe odunu vardı. Onlarla ısınırdık. Buğdayımız, sebzemiz, meyvemiz çok tatlıydı. Suni gübre bilmezdik. Bizim gübremiz gayet doğaldı.Toprağımızı ne de yer altı sularımızı kirletecek ne sanayimiz ne de kimyasal ürünlerimiz vardı. 
Mahalle bakkalımıza file ile gider aldıklarımızı kese kâğıdına koyar öyle gelirdik evimize. Güneş ışınlarını bize gönderirken doğası gereği radyasyonu atmosferde süzülür öyle yeryüzüne düşerdi.  Akşama kadar güneş altında kalsak bile güneş koruyucu kreme gerek duymazdık. Ne kömür dumanı ne egzoz gazı, sokağımıza hangi vakit çıksak hava her daim tertemizdi. Öyle çeşit çeşit hastalık, doktor ilaç nedir bilmezdik, ateşlenince terlemeye çalışır, sıcacık tarhana çorbamızı içer ertesi gün ayağa kalkardık. Ne telefonumuz ne televizyonumuz ne de bilgisayarımız vardı. Sanal muhabbet yüzünden birbirimizden yan yana otururken bile uzaklaşmadık. Belki de bu yüzden uzun kış gecelerinde bir araya gelir sımsıcak sohbetlerle kâh sobanın etrafındakâh radyonun dibinde vakit geçirirdik.
Öyle borç, senet, kredi, iflas bize yabancı kavramlardı. Ticari ahlakımızı her daim ön planda tutardık. Yorganımızı ayağımıza göre uzatır küçücük kazançlardan çok mutlu olmasını bilirdik. Borç verirken öyle kefil senet istemezdik verilen sözler senetti bizim için. Bir ömür çalışarak belki bir ev sahibi olurduk ama gelecek kaygısı taşımazdık birimiz tökezlese diğerimiz ona sahip çıkardık. Bireysel yaşamak hiç bize göre değildi. Çocuklarımızın şimdiki çocuklar gibi oyuncakları yoktu onların her biri kendi oyuncaklarını kendileri yapardı. Dolaplar dolusu kıyafetleri olmazdı bir yabanlık bir gündelik belki de bu yüzden evlerimiz daha derli topluydu. Her bir evde eşyadan ziyade ruh vardı. İçinde yaşayanların ruhunu yansıtan mimarileri ve eşyaları ile her biri birer huzur beldesiydi. Mutluyduk huzurluyduk. 
Herkes birbirini tanırdı. Çocuğumuzu, malımızı, mülkümüzü, evimizi emanet edecek kadar birbirimize güvenirdik. Müthiş bir otokontrol vardı. Mahallenize adımınız attığınız anda evinize gelmişsiniz demekti. Geceleri fenalık ve kirlilik kol gezmezdi sokaklarda. Mahalle bekçisinin düdüğü ile daha bir rahat koyardık başımızı yastığa. Öyle parçalanmış ailelerde büyümedik biz. Anne baba çocuklar hep birlikteydik. Hatta çoğu zaman aile büyüklerimiz de bizimle birlikte yaşardı. Maddi ve manevi sıkıntılar olsa bile müthiş bir dayanışma içerisinde atlatırdık. Karşılıklı saygı ve sevgi vardı. Büyüğe saygı küçüğe sevgi. Hile, hurda, yalan, kuyu kazma, iftira çok ayıptı. Model aldıklarımız daha küçücükken aman “kul hakkı” derlerdi. Helal haram kavramını, edepli davranmayı örnek alarak öğrenirdik.
Şimdiler de tükettiğimiz çevreye rağmen birçok bakımdan daha geniş imkânlara sahibiz. Ama sadece çevreyi tüketmekle kalmadık bizi biz yapan değerlerimiz de ne yazık ki erozyona uğradı. Gazetelerin üçüncü sayfa haberleri ile irkiliyoruz. Birbirimizden uzaklaştık, güven problemi yaşıyoruz en acısı birbirimize olan inancımızı kaybettik. Giydiğimize yediğimize de ne yazık ki hile karıştı. Dolandırılmamak için her daim tetikte ve uyanık olmak zorundayız. Komşuluk, akrabalık ilişkilerimiz bile menfaat ilişkisine döndü. Para kazanmak daha çok daha çok kazanmak için birçok yol mubah sayılmaya başlandı. Mutluluk çok para ile eşdeğerde bir kavram oldu. Manevi güzelliklerden bihaber maddiyat ve makam peşinde koşar olduk. Tüyü bitmemiş yetim hakkını gözetmeyi rafa kaldırdık. Yıllardır süregelen kutsallarımıza ihanet eder olduk. Toplumun merhamet ve samimi duygularını dane yazık ki türlü entrikalar ve istismarlarlatükettik.  
Sahi biz hangi ara bu hale geldik?
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
ismail yıldız 3 yıl önce

Kaleminize kuvvet hocam

Avatar
Selma aktan 3 yıl önce

Yüreğine sağlık çok güzel bir yazı olmuş