Okuldan Kaçış

Ali henüz beş yaşında iken babası O’nu ilkokula kayıt ettirdi. Aynı yaşta ve arkadaşı olan dayısının oğlu Kerim ile aynı sınıfta okuyacaktı. Fakat Ali’nin ve Kerim’in tek korkuları vardı. Türkçe bilmemek. Öğretmenleri de çerkesce bilmediği için sıkıntı yaşayacaklardı. Korkuyorlardı.

Okulların açıldığı gün Ali ile Kerim sabah erken okula geldiler. Sınıfa girmek istemiyorlardı. Çünkü öğretmenle anlaşamayacaklarını biliyorlardı. Kerimin aklına bir fikir geldi: Okuldan kaçmak.

Ali de bu fikri beğenince okuldan uzaklaşıp tuğla ve kiremit yapılan işcilerin çalıştığı kiremit ocaklarının yolunu tuttular. Kiremit ocakları köye üç km uzakta idi.

Kiremit ocağına yetiştiklerinde işcilerden bir kısmının çamur kardığını, bir kısmının da çamurları kalıplara yerleştirerek kiremit görüntüsü verdiklerini gördüler. Uzunca bir zaman kenardan seyrettiler.

İşcilerden biri yanlarına gelerek “Neden orda olduklarını” sordu. Kerim “Biz de size yardım edelim” dedi. Adam “Siz daha cocuksunuz, bu işi yapamazsınız” dediyse de Kerim yalvardı: “Ne olur biraz yardım edelim” diye.

Adam çocukları yanına aldı ve bizim mıntıka temizliği yapmalarını istedi. Çocuklar mıntıka temizliği yaparken bir taraftanda güneş yakmaya başlamıştı. İki çocuk işcilerin maskotu olmuşlardı. Öğle olduğunda işcilerden biri masa şeklinde dizilen tuğlaların üzerinde domates, salatalık ve karpuz kesti. Yanına da bir çok ekmeği ikiye bölerek koydu. Bir tarafta da su dolu testiler vardı. Hep birlikte yemek yemeye başladılar. Çocuklara da ekmekle birlikte domates ve salatalık verdiler.

Yemekten sonra iş başı yapan işciler çocuklara “Anneniz babanız sizi merak eder haydi evinize” diyerek işlerine son verdiler. Ali ile Kerim sıcak güneşin altında köyün yolunu tuttular. Fakat nereye gideceklerini bilmiyorlardı. Ali “Okula gitmeyelim, eve gidelim” dedi Kerim’e. Okula yanaştıklarında okuldaki öğrencilerin dağıldıklarını ve herkesin eve gittiğini gördüler. Ali ile Kerim’de evlerine gittiler.

Ali eve gittiğinde annesi vardı evde. Annesiyle hiç konuşmadan sokak arkadaşları ile çızgi oynama bahanesi ile evden uzaklaştı.

Meğer Ali’nin babası o gün öğretmenle karşılaşmış. Öğretmen de Ali’nin okula gelmediğini söylemiş. Babası da bu duruma şaşırmıştı. Babası akşam eve geldiğinde sofrada yemek yemekte olan Ali’ye “Oğlum bu gün okul nasıl geçti” diye sordu. Ali de “İyi geçti” diye cevap verdi. Babası hiç kızmadan “Bende biraz önce öğretmenle konuştum. Seni çok sevmiş” deyince. Ali korkusundan ne diyeceğini bilememiş. Ve hızlıca sofradan kalkıp annesinin kucağına oturup ağlamaya başlamış.

Annesi “Ne oldu, neden ağlıyorsun” dese de, hiç cevap vermiyormuş. Babası “Ben biliyorum neden ağladığını, o suç işledi, bu gün okula gitmemiş” dedi. Ali korkak ve ürkek bir tavırla “Beni affedin bu gün okula gitmedik. Kerim ile birlikte kiremit ocaklarına gittik” diyebildi.

Babasıda “Peki bu sefer affediyorum. Ancak bir daha asla olmasın” dedi. Ertesi gün babası ile birlikte okula gittiler. Öğretmen Ali’nin başını okşadı. Yarı çerkezce yarı türkçe bir dille Ali’yi sevdi. Ali de hem öğretmenini hem de okulunu çok sevdi. Bir daha da okuldan hiç kaçmadı.

Aradan birkaç ay geçtiğinde Ali okuyup yazmaya başlamıştı. Sınıfın en çalışkan üç öğrencisinden biriydi. Bunda en büyük pay Ali’yi düzenli olarak her akşam çalıştıran, ödevlerini yaptıran babasına aitti.

Ali’nin babası ilkokul mezunu idi. İyi başarılı bir ilkokul öğretmeni o’nu iyi yetiştirmişti. Oran, orantı, faiz hesaplarını, dört işlemi çok iyi bilen biri idi. Zeki ve çok çalışkan idi. Hatta bazı köy muhtarlarının katipliğini de yapardı. Katip lakabı ile anılırdı.

Ali, ilkokulu bitirinceye kadar dört ayrı öğretmen değiştirdi. Değişmeyen tek öğretmeni babasıydı. Babası kesinlikle şiddet yanlısı değildi. Kusurları af ederek karşısındakinin güvenini kazanan biriydi.

Ali ilkokul 3. Sınıfta okurken babası bir hastalığa yakalandı. Etraftaki bütün doktorlara gitmesine rağmen hastalığına bir türlü teşhis konulamadi. Devamlı yemek yiyor, su içiyor ama gün geçtikce zayıflıyordu. Artık yataktan çıkamaz hale gelmişti. İlkokul müdürü olan Ali’nin öğretmeni hasta görmeye gelirdi.

İlkokul müdürü bir gün yine geldi ve “Genç bir askeri doctor gelmiş methediyorlar bir ona muayene ettirelim” dedi. Bir kaç gün sonra Ali!nin babasını şehirdeki askeri doktora götürdüler. Doktor muayene etmiş ve “Şeker hastalığı diye bir hastalık okuduk. Durumu şeker hastalığına benziyor. Ancak o da kan ve idrar tahlili ile anlaşılır. Bu tahlili ancak Ankara’da yaptırabilirsiniz” diyor.

O zaman ulaşım imkanları çok kötü. Üstelik ona refakat edecek hiç kimse de yok. Tam bu sırada başka bir şehirde yaşayan teyzesinin oğlu hasta görmeye geldi. Durum ona anlatılınca “Ben götürürüm” diyor.

Bir tarla satılıyor. Onun parasıyla hastayı Ankara’ya götürüp hastaneye yatırıyorlar. Kan ve idrar tahlilleri sonucu had safhada yüksek şeker teşhisi konuyor. 15 günlük tedaviden sonra kendi kendine insulin iğnesi yapmayı da öğretiyorlar. Yatalak giden hasta yürüyerek geri geliyor.

Ancak insulin ve şeker dengelemesi yapmaya alışması zaman aldı. Her gün kendine iğne yapardı. Sağlığına yaniden kavuştu. 40 yıl daha insülinle sağlıklı yaşadı.

Her yıl ilkokullardan mezun olanlar için altı yıllık parasız yatılı öğretmen okullarının giriş sınavları yapılırdı. O zaman test sınavı diye bir şey yoktu. Yazılı olarak yapılırdı. Ali bu sınavlara girdi. Ancak kazanamadı. Kazanmak da kolay değildi. Sınavlara üç binden fazla öğrenci girer, 60 kişi alınırdı.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.