Çağdaş Fotoğrafın Öncüsü
 Disiplinlerarası kavramının Türkiye’de henüz gündeme gelmediği 1980’li yıllardaki fotoğraf kültüründe resim, grafik, fotoğraf ve sinema gibi farklı alanları birbirine yakınlaştıran Şahin Kaygun, yaratıcılığın sınırsız olanaklarını kullanarak fotoğrafın tekniğine ilişkin yeni ve şaşırtıcı uygulamalar gerçekleştirdi.1992 yılında 41 yaşında yaşamını yitiren Şahin Kaygun, çok yönlü, öncü ve yaratıcı kimliğiyle, hep kendini aşma kaygısıyla, çağdaş bir yorumla teknikler arasındaki sınırları zorlayarak titiz bir çalışma yöntemiyle yeni ve özgün bir sanat dilinin ifade  olanakları araştırdı. Orhan Cem Çetin’in yorumuyla; “İlham verici çalışmalarıyla genç kuşakları fazlasıyla etkileyen ve sıra dışı işler yapan fotoğrafçılara tek başına önemli bir yol açan, kararlı, inatçı tutumuyla örnek oluşturan, yeni yaklaşımların tartışılmasını sağlayan, fotoğrafı galerilere sokan” Şahin Kaygun’unyenilikçi bir bakış açısıyla gerçekleştirdiği her çalışma, fotoğrafa ilişkin yeni bir düşünce ve üretim alanı oluşturdu.Merih Akoğul ise, Şahin Kaygun’un aslında fotoğraflarında yapmak istediğinin imgelem dünyasını görsel düzlemde özgün ve yeni bir estetik ile paylaşmak olduğunu vurguluyor: “Hepimizin ortak anlamda yaşadığı günlük yaşamın bilinçaltındaki benzer uzantıları, Şahin Kaygun’un sanatı ile birleştiğinde onun estetiği doğrultusunda farklı bir boyuta dönüşmüştü. Şahin Kaygun, işlerini hiçbir akım ve ekole bağlı kalmadan, kendine özgü yaklaşımlarıyla ve yapısal bir bütünlüğü de koruyarak üretti. Yaşama dair tüm izlenimlerini fantastik bir kavrayış üzerinden görünür kıldı.”

“Sanatların etkileşim içinde olmasından” yana olan Şahin Kaygun, çektiği fotoğraflara iç dünyasını katmaya çalışan sanatçı her zaman yeniyi, görülmemişi, alışılmamışı deneyerek yepyeni bir dile ulaştı. Kaygun’un yapıtlarında kolajlar, çeşitli semboller, fantastik kurgular, gerçeküstü mekan arayışları özenli bir grafik düzenle dışavurumcu bir tavırla yer aldı.“Belgeselci tavırdan çok olayı yaratmaktan yanayım. Sanatçının çağını belgelemesi yerine, çağını yaratması gerekir” görüşüyle yaşam ve ölüm temasını irdelediği yapıtlarında, simgelerle ve imgelerle özgün dünya görüşünü, estetiğini yansıttı. Deneysel araştırmacı tavrıyla fotoğrafın etkisinin sürekliliğini sağlamayı, yeni anlamlar üretmesini, düşünceyi çeşitlendirmesini amaçladı.


Yaratım süreci ve filmler


Sanatçının arşivi üzerinde ayrıntılı bir çalışmanın ardından ortaya çıkan Şahin Kaygun sergisi için, ailesinin arşivinden yirmi binden fazla negatif ve pozitif tarandı, koleksiyonlardaki çalışmalarının envanteri çıkarıldı, uzun bir araştırmayla 29 koleksiyonere ulaşıldı. Sergide 10 ayrı koleksiyondan çalışmaların orijinal baskılarına yer verildi. Arşiv çalışmalarında ortaya çıkan fotoğraflarla son çalışmalarının bir araya getirildiği sergi, Türkiye fotoğrafçılığına yeni üretim alanları kazandıran Şahin Kaygun’un yaratım sürecini de görme olanağı sunuyor. Sergi alanında ayrıca Şahin Kaygun’un sanat yönetmenliği yaptığı ve fotoğraflarının kullanıldığı Dul Bir Kadın filminin jeneriğine ve fotoğrafların orijinallerine, Dolunay filmine ve filmdeki karelerin diyapozitiflerine yer veriliyor.
Şahin Kaygun sergisi süresince, sinemayı sanatların buluştuğu nokta ve kişiselliğini en yoğun yansıtabildiğini belirttiği alan olarak gören sanatçının yönetmenliğini üstlendiği Afife Jale ve Dolunay’ın yanı sıra sanat yönetmenliğini yaptığı Atıf Yılmaz’ın Dul Bir Kadın, Adı Vasfiye ve Ah Belinda, Ömer Kavur’un Anayurt Oteli filmleri İstanbul Modern Sinema’da gösteriliyor.
Sergi kataloğunda Şahin Kaygun’un çalışmalarını ürettiği dönem, Türkiye’de fotoğraf anlayışına etkisi, deneysel yaklaşımının zaman içindeki dönüşümü ve Şahin Kaygun sineması üzerine bir değerlendirme yer alıyor. Soru-cevap biçiminde yapılan bu inceleme,  arşivindeki sanatçı için yazılan yazılardan, röportajlarından ve bugün fotoğraf alanındaki kişilerin görüşleriyle derlendi. Katalogda ayrıca fotoğrafçı ve yazar Merih Akoğul’un Şahin Kaygun üzerine yazısı bulunuyor.


Şahin Kaygun’un sanat serüveni


Şahin Kaygun’un 1970’lerdeki siyah-beyaz döneminde genel olarak grafik eğilimler ve portre ağırlıklı belgesel fotoğraflar görülür.1980’den itibaren kullandığı anlatım biçimleri ve teknikler dikkat çekici değişiklikler göstermeye başlar. Bu değişim, anlatım biçimlerinin yanı sıra fotografik dil, yorum, tema gibi önemli noktalarda da görülür.

Polaroid malzemeyle ilk ciddi denemelerini bu dönemde yapar, daha doğuş anında yaptığı müdahaleler ve çizimlerle fotoğraflara alışılmadık bir biçim verir. 1984’te Türkiye’deki ilk Polaroid sergisini açan sanatçı, fotoğrafın teknik olarak sunduğu görselliğin ötesinde, malzemeyi bir araç haline getirip “kendi kurduğu dünyaları” ortaya çıkarır. Bu sergisinin ardından aynı yıl, Erol Akyavaş ve Eren Eyüboğlu ile birlikte Ankara Sanat Kurumu ödülünü alan ilk fotoğraf sanatçısı olur. Ödülün kurallarının değiştirilmesini sağlayan bu olay, Kaygun’un disiplinleri bir araya getirme çabalarının sonucudur. Sanatçının Uluslararası Polaroid Koleksiyonu’nda yer alan yapıtları, koleksiyonu 2011’de satın alan Viyana’daki WestLicht Müzesi’nde yer alıyor.

Kaygun Polaroid çalışmalarını sürdürürken, farklı malzemelerle denemeler yapmayı sürdürür; fotoğrafa ait teknikler, resimsel müdahale ve kurgusal bir anlatıyla birleşince fotoğrafla resim arasında çalışmalar ortaya çıkar. Bu süreçte kolajlar, fantastik kurgular, simgesel anlatımlar sanatçının çalışmalarında dışavurumcu bir yaklaşımla yer almaya başlar. İlk dönem fotoğraflarındaki insan, yaşam ve ölüm gibi varoluşsal konular simgeselliğini arttırarak, yoğun bir şekilde çalışmalarında yer almaya devam eder. Kadın bedeni, oyuncak bebekler, deniz kabukları ve ölü kuş gibi tekrar eden figürlerde düş ve gerçeklik iç içedir. Ele aldığı konular gerçeklikten uzaklaşırken fotoğraflarındaki katmanlar ve deneysel müdahaleler giderek artar.

Şahin Kaygun’un son serisi Eski Zaman Denizleri, temellerini sanatçının British Museum’da fotoğraflarını çektiği heykellerden alır. “Yeni seferlere çıkmanın, bilinmeyen ülkeler keşfetmenin, gizlerle dolu yeni dünyalar yaratmanın heyecanı içinde”, antik zaman figürlerini kendi dünyasındaki masalların içine çeker. “Her küçük heykel, her figür sizi başka bir dünyaya götürüyor. Bütün bunlar sizde başka imajların ortaya çıkmasını sağlıyor. Bu heykelleri yapan insanlar yaşadıkları dönemler, o uygarlıklar, heykelleri yapılan insanların öyküleri... Bütün bunlar, benim onlara yakıştırdığım öykülere karışarak yeni bir takım öyküler haline geldiler. Yani benim öykülerimin kahramanları oldular.”


“Vurgun olduğu” sinema


Sanat yaşamı boyunca fotoğraftan yola çıkarak, her türlü malzemeyle görsel sanatları iç içe buluşturan Kaygun, “neredeyse tüm sanat dallarını bir araya topladığı için vurgun olduğunu” belirttiği sinemaya da yönelir. Senaryolar da yazan Şahin Kaygun, dönemin bazı filmlerinde,“sanat yönetmenliğinin” bir film için önemini vurgulayan uygulamalar yapar; 1987’de Afife Jale, 1988’de ise Dolunay filmlerini yönetir. Dolunay, Cannes Film Festivali’nde Eleştirmenler Haftası seçkisindeki yedi filmden biri olur. Eleştirmen Alain Bellet “Egzotizm ve iyi duygularla yüklü folklorik Türkiye, sahneyi terk ediyor” diyerek Kaygun’un filminin salt var olma sorununu görkemli bir şekilde ele aldığını belirtir.


Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.