Öne Çıkanlar teknoloji esenyurt belediyesi iktidar gazete adom reklam yerel haber gazetesi

Korku ve kurt, çakal siyaseti

     Bir Alman atasözü var, korkunun kötü bir öğütçü olduğunu söyler. Korku ve öfkeyle fevrî çıkışlarda bulunmak, bunun bir söze ya da davranışa mesnet teşkil etmesine mâni olamamak, her zaman kötü sonuçlar doğurmuştur insan için. Onu nedamet denizinde boş çırpınışlara sürüklemiştir sonuçta. Bu biliniyor.

     Biliniyor ama her bilinenin gereğinin yapılmadığını da biliyoruz ne yazık ki. Demek ki mesele sadece bilip bilmeme meselesi değil. Şeytanın şeytanlığı da, bilgisinin kıtlığından değil. Bilgiyi anlayıp kavrayarak, onu özümseme, gerektiğinde teslim olma meselesidir bu. Yerine göre, özveri ve itina gerektirir… Gerçeklikle yüzleşebilme cesaretini gerektirir.  Enverî’nin dediği gibi, “doğruluk, muhakeme ve itidal ile ”kişinin kendine“ biçim vermesini” zorunlu kılar.

     Konuyu iki boyutta ele alalım. Biri Avrupa’da son zamanlarda gözlemlenen korku ve önyargıya dayalı İslâm aleyhtarlığı, diğeri de Türkiye’de genel seçime doğru hassaslaşan bir atmosferde siyasetçilerin üslûbu ile ilgili.

     Özellikle 11 Eylül 2001 hadisesinden sonra Batı’da İslâm hakkında tarihsel önyargılarla da beslenen bir kanaat hâkim. Toplumda, bürokraside ve siyasette İslamafobi (İslam korkusu) negatif etkisini hissettiriyor. Almanya’da Berlin eyaletinin İçişleri Senatörü olan Sosyal Demokrat Erhart Körting, anayasayı koruma raporlarında geçen İslamcılık/Radikal İslam ifadesinin yerine genel anlamda aşırı uçtakiler (ekstremistler)  kavramının kabul edilmesini önerdiğinde, çok sert tepkilerle karşılaşmıştır. Senatör Körting, Almanya’da yaşayan Müslümanların büyük çoğunluğunun ülkenin demokratik devlet yapısında kendilerini iyi hissettiklerini ve ona asla muhalefet etmediklerini belirterek, suç işleyen Müslümanların İslamcı ya da radikal İslam kategorisi yerine genel olarak  “aşırı uçtakiler” diye tanımlananlar sınıfında düşünülmesi gerektiğini savunduktan sonra haksız eleştirilere mâruz kaldı. İslam ile İslamcılık ya da radikal İslam arasında hiçbir fark olmadığı ileri sürüldü. “İslamın radikalliğinin kaynağı Kur’an’dır”,diyenler oldu. Bütün Müslümanların Batı toplumu için tehlike arzetmediği, aralarında uyumluların da olabileceği ifade edilirken bile ötekileştirme ve negatif tanımlama yapıldı.

      Örneğin bir Alman, yukarıdaki anlamda, Almanya’da Türkiye’den Müslüman arkadaşlarının olduğunu belirtip onların iyi özelliklerini anlatırken şöyle diyordu: “Bu kişiler burada çalışıyor, vergi ödüyor ve Alman toplumuna uyum sağlama düşüncesinde olmayan diğer Müslümanlara küfrediyor…Çünkü diğerleri bu toplumda asimile olmadan sürekli devletin sosyal bütçesini sömürüyor.”[*]

      Bugün Avrupa genelinde Müslümanlara karşı olumsuz ve hatta bazı aşırı uçlardaki kesimlerde görülen düşmanca tavrın temelinde,  Avrupa’nın geleceğine ilişkin ciddî bir endişenin yattığını gözlemliyoruz. Bir korkudur bu. Gelecek korkusu. Bir ikilem içerisinde bugün Avrupalı.  Ne demektir bu?

      Avrupa’da zincirleme etki yapan bir değişim söz konusu. En belirgin olanı,  en az kırk, elli yıldır sarsıcı bir biçimde toplumun demografik yapısında tanık olunan değişimdir. Almanya’nın ve diğer Batılı ülkelerin nüfusu sürekli olarak azalıyor. Hollanda asıllı Alman vatandaşı Rudi Karrell’in 1980’li yıllarda söylediği bir şarkı vardı: “Die Deutschen sterben aus- Alman nesli tükeniyor”, diyordu. Ve bunu nakarat halinde tekrarlıyordu. O yıllarda yaşlı ve zengin bir Alman’ın, doğum yapan Alman kadınlara bin DM hediye edeceğine dair bir ilânını okumuştuk gazetelerde. Şimdilerde Almanya, Fransa, İngiltere gibi ülkelerde vatandaşların emekliliği hak etme yaşının 65’in üzerine çekilmesi yönündeki devlet politikaları da halk üzerinde bir baskı ve gelecek endişesi yaratıyor. Bir yandan yaşam beklentisi artarken, diğer yandan en az yirmi beş otuz yıl çalışıp üretmeden devlet bütçesinden para tahsil etme durumu söz konusu oluyor. En büyük tehlike ise, arkadan genç nüfusun, üretim potansiyeli olarak, gelmemesinde görülüyor. Bu ise Batı toplumunu yabancılara, Müslümanlara, mecbur bırakıyor. Göreceli geri kalmış ülkelerden gelen, çoğu Müslüman genç ve üretken nüfus Batılı ülkelerde ekonomi çarkının ve sosyal hizmetlerin yürütülmesinde vazgeçilmez hâle gelmiştir bugün.

     Avrupa’nın bu duruma düşmesinde değer yozlaşmasının payı büyüktür. Hedonist (hazcı) bir nesil ile toplumsal sorumluluk üstlenimi mümkün olmamaktadır. Eşcinsel evlilik nikâhı kiliselerde bile kıyılır olmuştur. Böyle bir toplumda üretim için gerekli nüfusun her geçen yıl biraz daha azalmasına şaşmamak gerekir. Papa’nın, “Avrupa Tanrı inancını yeniden keşfetmek zorunda”, diye feryat etmesi boşuna değil. Almanya’da bir üniversite öğrencisinin 1980’li yıllarda (bu satırların yazarının gerçekleştirdiği) anket sorularını yanıtlarken, kendisini Katolik Hıristiyan olarak tanımladığı halde, daha sonra yöneltilen “Tanrı’ya inanıyor musun?” sorusuna “hayır” yanıtını vermesi, Papa’nın ne kadar haklı olduğunu gösteriyor.

      Böylesi çelişkilerin normal kabul edildiği Batı toplumunda aile kurumunun esas işlevini yitirmesi, sosyal fayda düşüncesinden uzak bireysel tercihlerin revaçta olması sonucunda ortaya çıkan yabancı bağımlılığı, bir tür psikolojik gerilim ve yabancı düşmanlığı yaratıyor. Bu, aşılması zor bir ikileme sürüklüyor Avrupa’yı. Batı toplumunun geleceğine yönelik korku sarmalıyla saldırganlaşıyor burada birçokları. Örneğin Hollanda’da Geert Wilders, Almanya’da Thilo Sarrazin gibi isimler Müslümanların varlığını kendi ülkelerinin geleceği için tehlikeli görüp ağır hakaretler taşıyan söz ve eylemlerle kendilerinden söz ettirmektedirler. Başka ülkelerde de bunların benzerleri vardır.

      Oysa esas sorun Müslümanların varlığında değil, değer yozlaşmasına bağlı olarak sosyokültürel ve sosyoekonomik üretkenliğin duraksamasında aranmalıydı. Bu yaşam tarzı devam ettiği müddetçe, Avrupa’nın yabancıya bağımlılığı daha da artacaktır. Korkunun ecele faydası yoktur. En iyisi, birbirini anlamaya yönelik bir iradenin oluşturulmasıdır.

      Gelelim Türkiye’ye. Seçimlere yaklaşırken yükselen siyasî tansiyon, siyasetçilerin de dilini etkiliyor… Çok kötü bozuyorlar ağızlarını. Kurtla, çakalla kalsa iyi. Öyle sözler duyuyoruz ki, bunlar karşısında, “hay senin dilini eşek arısı…” demek geliyor insanın içinden.

      Tayyip Erdoğan’ın  “istersek biz de şu kadar insan toplarız” şeklindeki sözleri ve Bozkurt yorumu esas amacını aşan sözlerdir, doğru olmamıştır. Toplumda seçim öncesi gerginlik yaratıcı söz ve davranışlar, en başta iktidardaki siyasal partiye zarar verir. Devlet Bahçeli’nin Erdoğan’a cevabı ise daha ağırdır, hakârete varan tanımlamalar içerir. Kemal Kılıçdaroğlu ise, Tayyip Erdoğan’a küfür sözünü, kendi ifadesiyle, yarıda bırakmıştır. En çirkin olanı da bu küfürdür.

     Kılıçdaroğlu onun öyle anlaşılmaması gerektiğini söyleyip ucu açık bir yoruma çekmeye çalışsa da, kamuoyunda ve medyada bu bir küfür girişimi olarak algılanmıştır. Siyasette karşıdakine küfretmenin incelikli yollarını bilen ve bunu uygulayan kurt politikacılar hep olmuştur.  Sadece siyasette değil, başka alanlarda da muhalif ve muarızların inceden inceye bir yolla hallaç pamuğu gibi lime lime edilip havaya savrulduğunun örnekleri vardır. İlle kaba küfür gerekmiyor.

     Kültür tarihimiz epeyce zengindir edebî hicivler bakımından.  Örneğin Nef‘i’nin hicivleri. Kendisini hem methedip hem de kafir olmakla itham eden müftüye söyledikleri çok mânidar. Sadeleştirerek nakledecek olursak, şunları söylüyor:

Müftü Efendi bize kafir demiş.Tutalım ben ona diyem müslüman.Lakin varıldığında ruz-ı mahşere,İkimiz de çıkarız orda yalan.

     On altıncı yüzyılın sonlarına doğru dünyaya gelen Nef’i’nin kendisine kelb (köpek) diyen molla Tahir Efendi’ye verdiği cevap da çok meşhur, olabildiğince de iğneleyici:

Tahir Efendi bize kelb demiş.İltifatı bu sözde zahirdir.Malikîdir benim mezhebim zira,İtikadımca kelb tahirdir.

      Aslında, demek istiyor, bana kelb (köpek) diyen Tahir Efendi  bu sözlerle iltifat ediyor, çünkü Malikî mezhebine mensup olduğum için benim inancıma göre köpek tahir yani temizdir.

      Hangi tarafından alırsa alsın artık Tahir Efendi. Söz yerini bulmuştur Nef’i için.

      Şeyh Edebali Osman Bey’e öğüt verirken, bazı insanların şafak vakti doğup akşam vakti öldüğünü söyler. Osman Bey’e hitaben, der ki: “ Eğer güç-kuvvetin yanı sıra akıl ve sözün nerede, nasıl kullanılacağını bilmezsen, sabah rüzgârıyla savrulup gidersin.” Edebali, ayrıca, benlik duygusu (nefis)  ve öfkenin birleşmesiyle aklın devre dışı kalacağını belirterek; buna karşı sabır, sebat ve irade sahibi olmayı tavsiye ediyor.

       Erdemli siyaset için öğütlerdir bunlar. Günümüzde gözlemlenen ise, tamamı olmasa da büyük çoğunluğu itibarıyla, bir kurt siyaseti de değil; korkunun yönlendirdiği üslûp ve tavırdan anlaşıldığı kadarıyla, çoğu zaman bir çakal siyaseti olarak görülebilir ancak. Çakallık, kurnazlıkla basiretsizlik ve yalpalama ya da fırsatçılık arasında bir gidip gelme durumudur.

Ibrahim S. Canbolat - Haber 7icanbol@hotmail.com

[*] Gabriele Niggenaber,  Junge Freiheit. Wochenzeitung aus Berlin, 25. 04.2011.

Kaynak : haber7.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.