Beylikdüzü’nde Sanat ona emanet

 Erhan Bayladı, doğada belki bizim gözden kaçırdığımız belki de hayat koşuşturmacasında yakalayamadığımız güzellikleri yakalayıp kadrajına yansıtıyor. Bunun yanında Türk Sanat Müziği'nin unutulmuş lezzetini yeniden bizlere sunuyor. Kültür Sanat Derneği'nde Türk Sanat Musikisi hocalığı ve koro şefliği yapıyor. Ayrıca ambalaj sektörünün lider firmalarından olan Enmak'ın da sahibi ve bu firmayı daha da iyi noktalara taşımak için çalışmalar yapıyor. Bütün bunların yanında, bestekarlık. Ressamlık, müzisyenlik, edebiyat gibi bir çok konuda çalışmaları olan çok yönlü bir kişilik. Bu kadar şeye vakit ayırıyorsa birşeyleri eksik yapıyorduk demeyin.

Elinin değdiği her alanda başarının adını kendi el yazısıyla yazıyor. Çektiği fotoğraflarla ödüller kazanıyor. Sergileri. konserleri sanatseverlerden hep tam not alıyor. Bunca konuya vakit ayırıyor ama zamanı hala iyi kullanamadığını düşünüyor. Yaptığı işlerde çok başarılı olmasına rağmen hep daha iyiyi hedefliyor. kendini sürekli geliştirmeye çalışıyor. Erhan Bayladı ile iş ve sanat çalışmalarını ve onun hiçbir zaman yeterli bulmadığı başarılarını konuştuk.
 

 Fotoğrafçı, Müzisyen aynı zamanda da bir sanayicisiniz. 3 farklı alanada çalışmalarınız var bu alanlara nasıl vakit ayırabiliyorsunuz?

 Zamanı planlı hesaplayabiliyorsanız herşeye vakit ayırabilirsiniz. Hatta ben boş zamanımın kaldığını bile düşünebiliyorum. Bunu da samimi olarak söylüyorum. Firmamın kurumsallaşmış olması, başındaki sorumluları işlerini iyi yapması, ben dışarıda olduğum zaman işlerimi sadece telefonla halledebilmemi sağlıyor. Bu sayede devamlı firmada bulunmama gerek kalmıyo. Böylece kendime daha rahat vakit ayırabiliyorum. Tabi burada çağın teknolojisini de unutmamak lazım. Telefon, internet sayesinde işlerinizi kolayca yönlenirebiliyorsunuz. Bütün bunlar zamanı genişletiyor. Ama dediğim gibi iyi hesapladığınız zaman her şeye vakit ayırabiliyorsunuz. Mazeret benim literatürümde yoktur. "Şundan dolayı gelemedim, şu yüzden yapamadım" gibi bahaneleri kabul edemiyorum.

 

Siz artık bu işleri kendinize ayırdığınız vakit olarak değerlendirmiyorsunuz. Hobileriniz herkes tarafından takdir gören, başarılı bir iş alanı haline gelmiş. Bu başarıyı neye bağlıyorsunuz?

 Bu bir hayat felsefesi, hayatta ne yaptıysam çıtayı hep yüksekte tutmuşumdur. Yani herçekten en iyisini yada en iyiye yakınını yapamıyorsam o işe hiç girişmem. Bugüne kadar ne yaptıysam da o seviyelere erişmişimdir. Ama bunun ölçüsü nedir? Bana göre hala her şeyde geriyim. Ne kadar ilerleyecek, nereye kadar gidecek? Çünkü bunun, özellikle sanatta, sonu yok. Bu Müzik içinde fotoğraf içinde resim içinde öyle. Yani sonu yok. Yaratıcılık bitmez. İnsan hayal ettiği her şeyi yapabilir.

 

Öncelikle fotoğrafçılık tutkunuzdan bahsetmek istiyorum. Nasıl başladı bu tutkunuz?

 Fotoğrafçılık normalde makine ile yapılan bir iş. O bir alet, siz o aletle bir yere bakarsınız, deklanşöre basarsınız ve o karşıdaki görüntüyü bir yere aktarır. Eskiden karanlık oda ile kağıda aktarıyorduk şimdi dijital ortamda bilgisayara aktarıyoruz. Fotoğrafçılık benim gözümde hep bir meslek, zanaat olarak görülmüştür. Dijital ortama geçtikten sonra özellikle bilgisayar programları da geliştikten sonra bunu ben sanata dönüştürmeyi amaçladım. Zaten resim yapan biri olarak da tarz yaratttım. Dolayısıyla ben nasıl yaparım da görmek istediğimi kadraja yansıtabilirim diye sordum kendime. Bunun için bayağı bir çaba gerekli. Öncelikle çekim tekniği önemli. Ben bu işi başarabildiğime inanıyorum. En çok hoşuma giden şey sergimi gezenlerin benim fotoğraflarıma bakıp "tablo gibi" demeleri. Bunu birçok fotoğrafçı yadırgayabiliyor. "Fotoğraf, fotoğraf gibi olmalıdır" diyor. Sanatta işitsel ve görsel ağırlık çok önemli. Benim için fotoğrafçılıkta bir sanat kolu olduğundan bu şekilde düşünüyorum. Ben yaptığım eserlerde insanların içine girip kaybolmalarını, kendilerinden birşeyler bulmalarını, içlerinden hikaye yaratmalarını amaçlıyorum. Aldığım tepkilere göre de bunu başardığımı düşünüyorum.

 Tabii emresyonizm akımı bu konuda etkili. İzlenimcilikte, tabiatta siz bir şeyleri görürsünüz ama aslında görmek istediklerinizde vardır. Bunu resim yaparken boya ve fırça vasıtasıyla istediğiniz renkleri kullanarak aktarmak daha kolaydır. Bu fotoğrafta böyle değildir. Çünkü hazır olanı görüntülüyorsunuz. İşte sorulması gereken fotoğrafa bunu nasıl katarsınız? Burada işin içine yetenek giriyor. Çok uğraşıyorum. Işık zamanlarını iyi seçtiğime inanıyorum. Seçtiğim objeler direkt ilgi çekici oluyor. Doğayla içiçe yaşıyorum. Doğaya farklı gözle bakıyorum. Oda bana tüm cömertliğini sunuyor adeta. Kadraj yerleşimimin ustaca olduğunu düşünüyorum. Bütün bunların sonunda da tablo gibi fotoğraflar ortaya çıkıyor. Bir nevi izlenimciliği ben fotoğrafla kağıda aktarmış oluyorum.

 

Sandal çalışmalarınız da en çok kullandığınız objelerin başında gelioyor. "Niçin Sandal" diye sorulduğunda sandalı hep duygu fırtınaları yaşayan bir insan gibi tasvir ediyorsunuz ve resimlere baktığımızda gerçekten bunları bize hissettirebiliyorsunuz.

 Bu aslında duygularınızı yansıtmakla ilgili. Onu ben öyle hissettiğim için kadrajlarken de öyle kadrajlıyorum. Şimdi siz boyaları dökülmüş, kenara atılmış bir sandalı pırıl pırıl güneşli bir havada görüntülemeye kalkarsanız onda ki hüznü, ondaki terkedilmişliği yansıtamazsınız. Ama renkleri ona göre seçerseniz yapmak istediğiniz şey kolaylaşır. Parlak renklerin olduğu, yeni henüz boyası akmamış bir sandal neşeli bir imaj verir. Bu görme ve algılama meselesi. Ben bunu yansıtabildiğime inanıyorum. Özellikle son sergimde bütün insanların tepkisi gerçekten bu şekilde oldu. Birçok duyguyu hissettiklerini söylediler. Demek ki doğru yoldayım.

 

Fotoğraflarınızda uyguladığınız dijital müdahale hakkında düşünceleriniz nelerdir? Her fotoğrafa dijital müda­hale yapılmalı mıdır? 

Eğer fotoğrafı gündüz çekmişsem bu fotoğ­rafa kesinlikle dijital müdahale yapmam. Sadece keskinlik, kontrast uygularım. Ama günbatımı çektiysem farklı dijital müdaha­leler uygularım. Fotoğraf makineleri her ne kadar programlansa da kendi kafasına göre işler yapar. Yani koyu noktayı bazen ön plana çıkartır, arka noktalar açık kalır. Ama aslında hafızasında vardır. Ben genelde kısık diyafram ve eksi pozlamada çekerim. Çektiğim zaman fotoğraflarım koyu çıkar. Ama dijital müdahale ile biraz ışık eklerim. Işıklandırdığım zaman koyu çıkan yer hemen normal gözükür. Yukarıda açık çıkan yere de tonlama ve gölgelendirme yaptığım zaman zaten var olan, yani benim gözümün görüp de makinenin görmediği, ortaya çık­mış oluyor, iki taraf arasındaki balans sağ­lanmış oluyor. Bu zaten benim o akşam gördüğüm görüntüdür. Herkes olmayanın yapıldığını zannediyor. Ama hayır orası gerçekte odur sadece makine o şekilde alamaz. Ben onu tekrar gördüğüm şekle getiriyorum.

Burada çekim saati ve ışık çok önemli. Ayrıca ben fotoğraflanmda buluta çok önem veririm. Bulutsuz havada kesinlikle fotoğraf çekmem. Çünkü bulut fotografi canlandıra­cak objelerin başında gelir. En azından ar­kadaki fon olarak. Ayrıca zaman zaman filt­re gibi kullanırım. Güneş ışıklarının direkt vurmasının önler. Bu şekilde ışığı yumuşatır ve daha iyi bir görüntü ortaya çıkar.

 

 Fotoğrafçılığın yanında müzikle de yakından ilgilisiniz. Bu alanda ne gibi çalışmalarınız var?

 Türk Musikisi bölüm hocalığı yapıyorum. Müzik bende çok eskilere dayanıyor. 1968 yılına kadar uzanır. 0 zamanlar elektrogitar, basgitar çalardım. Daha sonra 70’li senelerin başında alto ve tenor saksafon çaldım. Bir­çok yerde birçok ünlüyle çalıştım. Bir çok ünlünün arkasında enstrüman çaldım. Sonra 1975 senesinde ara verdim, iş hayatına atıldım. Buradaki yoğun tempodan dolayı aktif olarak çalmayı bıraktım. Ama insanın içinde varsa bir noktada rahat bırakmıyor. 90’h senelerin başlarında tekrar başladım. Özellikle Türk müziğine ağırlık verdim. Türk müziği enstrümanlarına yöneldim. Ud, tambur, bağlama çalıyorum, evde piyanom

var, piyano çalıyorum. Biraz kanun çalıyo­rum. Biraz diyorum, kimine göre iyi kimine göre kötüdür. Çıtam yüksek olduğu için hiç bir şey için tam olarak yapıyorum diye­miyorum. Bugünlerde Cd’si hazırlanmış saz eserleri bestelerim var. Ayrıca bir kısım söz­leri bana ait şarkı formunda bestelerim var.

 

Beylikdüzü Kültür Sanat Derneği’nin kurucusu ve başkanı olarak, bir konser verdiniz ve burada öğren­cilerinizi dineleme imkanı bulduk. Bu sizin desteğinizle sağlanan bir şey mi?

 Tabi öncelikle hocasınız orada, öğretmen­siniz. Türk Musikisi çok derindir. Gerçekten bir ilimdir. Bu konuda hoca olabilmek için bilginizin çok iyi olması lazım. Siz bu bilgi­nizi karşınızdakine aktarıyorsanız onlar size gönülden hoca demeye başlıyor.

 

 Türk Sanat Müziği artık ilgi görmüyor deniyor ama sizin konserinizde olduk­ça yoğun bir kalabalık vardı. Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz?

 Aslında bu ilgi çok azalmış bir azınlığı oluş­turuyor. Bunun daha çok yayılması lazım. Burada en önemli görev medyaya düşüyor. Görsel basın yani televizyonlar bu noktada çok önemli. Bugün TRT dahil hiçbir kanal Türk Musikisi yayınlamıyor. Çok yozlaştı, insanlarımız artık ne dinleyeceklerini ve ne seçeceklerini de bilemiyorlar. Önlerine koyu­lan bu olduğu zaman ötekini araştırma zahmetine de girmiyorlar. Ama çok az da olsa genç katılımcılar geliyor ve bunlar bizi çok sevindiriyor. Fakat malesef çok yoğun bir ilgi yok. 

 

Beylikdüzü Küttür Sanat Derneği olarak ne gibi faaliyetleriniz var ? 

Derneğimiz 2001 yılında kuruldu, ilk kurul­duğunda adı Türk Musikisi Derneği’ydi. İki yıl evvel Kültür Sanat Derneği olarak değiş­tirdik. Sebebi de şu; Beylikdüzü’nde malesef kültür merkezimiz yok. Kültüre yönelik bir konseptte yok. Şuan yaşları 6 ile 65 arasın­da olan 400’e yakın öğrencimiz var. Bunlar çeşitli enstrüman kursları alıyorlar, tiyatro dersleri alıyorlar. Çocuk tiyatrosu var, çocuk korosu var, folklorumuz var, Türk Halk Mü­ziği topluluğumuz var, resim derslerimiz var, satranç derslerimiz var. Yani sanat ve kültürle ilgili olan her şeyi mümkün olduğun­ca yapmaya çalışıyoruz. Gerekli desteği gö­remediğimize inanıyorum. Yerimiz küçük. Aslında koca bir okul olmamamız için hiçbir neden yok. Ama malesef kendi yağımızla kavruluyoruz. 

 

Sanat adına nasıl bir destek bekliyorsunuz? 

Burada birinci görev belediyeye düşüyor tabi ki. Belediyenin bu konuda yaklaşım­larının iyi olması lazım. Bu da politikasıyla ilgili bir şey. Nedense bütün belediyeler yapılaşmayla, imarla birinci derecede ilgili­dirler ama kültür sanat dediğiniz zaman çalışmalar hep geride kalmıştır. Bunun sıkıntısını ülke olarak yaşıyoruz. Bulundu­ğumuz nokta da zaten kültür ve sanat konusundaki eksikliğimizden kaynaklanıyor.

 

Bütün bu çalışmalarınızın yanı sıra ENMAK gibi büyük bir firmanın sahi­bisiniz. Enmak bu noktaya gelebilmek için nasıl bir süreçten geçti? 

Enmak 1979 senesinde kuruldu. Ambalaj sektöründe ünlü firmalardan biriyiz. Tabi burada zamanın etkisi var. Ama asıl olan şahsi olarak çıtamın yüksek olması. Bunu firmama da aksettirince geldiğiniz noktanın iyi olması kaçınılmaz oluyor. Sıfır bir nokta­dan bu konuma geldik. Bu arada tabi sıkın­tılar yaşadık ama gelişmemizi ve geliştir­memizi hiçbir zaman bırakmadık. İyi bir noktadayız. Bu yüzden mutluyum. Ama yapacak çok işimiz var. Bugünkü kriz ortamı biraz moralimiz bozuyor ama her şeyin düzeleceğine inanıyorum.

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.